7.4.17

Ezgiyle Dönen Dünya (Deneme)


Deneme

Memet Baydur'un Anısına

Memet Baydur, birbirinden ilginç yazılarından birinde, Johannes Kepler’in, gezegenlerle ilgili üçüncü yasasını açıkladığı Harmonia Mundi (Dünyanın Uyumu) adlı yapıtında, gezegenlerin, yörüngelerinde dolanırken kendi kendilerine mırıldandıklarından söz ettiğine değiniyordu. Kim bilir, belki de, gezegenler kendi kendilerine değil, birbirlerinden onca uzak olmalarına karşın kendi aralarında mırıldanıyorlardır. Bu arada dünyamızın da kendi eksenin çevresinde döne döne yörüngesinde dolanırken, mi-fa-mi diye mırıldandığını söylüyor Kepler.

Yalnızca gezegenlerin değil, evrende devinen her şeyin, kimilerinin -belki tümünün de- böyle notayla dile getirilebilecek sesleri -kimi zaman ezgicikleri- olduğunu çok kez aklımızın ucundan bile geçirmeksizin, o seslerin çoğunu belki de hiç işitmeksizin -işitebileceklerimizin çoğunu da hiç kulak vermeksizin- yaşayıp tüketiyoruz ömrümüzü. Evrenin ince sesini -ya da seslerini- en çok kimler duyar? Bilim adamları mı, sanatçılar mı yoksa? Yalnızca onlar mı duyar? Duyum eşiğimiz ne denli yüksek olursa olsun, gök gürültülerini, depremlerin gümbürtülerini, çılgıncasına esen rüzgârın ormandaki uğultusunu, fırtınada dağ gibi dalgaların gemilere çarpmasından çıkan korkunç çatırtıları, yanardağların uğultulu kükreyişini, çağlayanların çağıltısını hepimiz işitiriz. Bu seslerin, bu gürültülerin, gümbürtülerin, uğultuların, kükremelerin yanı sıra, doğanın daha yumuşak, daha uyumlu sesleri de var, kuşkusuz: Yağmur şakırtısı -“muttarit darbeler”- incecik bir derenin usul şırıltısı, efil efil esen yelin belli belirsiz hışırtısı, kumsalı yalayan küçücük dingin dalgacıkların fışırtısı. Bu sesleri de duyarız doğal olarak, pek üstünde durmasak, can kulağıyla dinlemesek de ulaşırlar bize... 

Deneme

Bedenimizin içindeki sesleri, diyelim damarlarımızda dolaşan kanın uğultusunu, bir saksafondan çıkan, ince bir iplik gibi uzayarak güneşe değen sonul do sesini, duyum eşiğimizin altında kaldıkları ya da duyum eşiğimizi çok aştıkları için duymayız. Dahası, Sait Faik’in, kırlarda dolaşırken ansızın işittiği o nereden geldiği belirsiz “hişşt, hişşt” sesini kaçımız duyarız? Doğanın bizi çağıran sesidir bu ses, duysak da duymasak da doğayla aramızda bir bağ olduğunu anımsatan bir sestir, bir barış, bir uzlaşma çağrısıdır bu “hişşt, hişşt” sesi, bir yaşama sevincidir. Doğanın bir parçası olduğumuzu, onu tüm doğa varlıklarıyla, tüm canlılarla paylaştığımızı, böylece de evrende yalnız olmadığımızı duyurur bize. İneklerin böğürtüsü, kuzuların melemesi, yılanın tıslaması, atın kişnemesi, ağaçkakanların takırtısı...

Ölü doğanın (ölü doğa dediğimiz doğanın ne ölçüde ölü olduğu da tartışılabilir; taşın ölümünden söz eden Gaudi’yi anımsıyorum) çeşitli seslerinin yanı sıra, yeryüzünde ne denli canlı varsa o denli değişik ses vardır, değişik anlamlara gelen, çoğunun ne anlama geldiğini yalnızca o sesleri çıkaranların kendilerinin, bir de doğal olarak aynı türden canlıların bildiği sesler; kimileri arkadaşça bir merhabayı simgeler, kimileri kavgacı, kimileri korku belirten, kimileri bir sevişme çağrısı olan sesler... Ne anlama gelirse gelsin, ille de bir devinim belirtisidir bu sesler. İster ölü doğa söz konusu olsun, ister canlılar, tam bir suskunluk düşünülemez; çünkü tam bir sessizlik, tam bir devinimsizlik anlamına gelir. Bu da yalnızca canlılar için değil evrende ne varsa, canlı cansız tüm varlıklar için olanaksız bir durumdur. 

Hoşumuza gitse de gitmese de, doğal ya da mekanik, giderek elektronik tüm sesler bir devinim göstergesidir, devinim yoksa ses yoktur, ses yoksa müzik de yoktur...

Şadan KARADENİZ
Oyuncular ve Seyirciler

0 yorum: